Simon Curtis’in yönetmenliğini üstlendiği ve Garth Stein’in çok satan romanından uyarlanan, insan-köpek ilişkisini derinlemesine işleyen çarpıcı bir dramdır. Film, açılış sahnesinde yaşlı Enzo’nun (Kevin Costner’ın sesiyle) ölüm döşeğinde, bir yarış pistinin kenarında yatarak daha önce iç sesinde vaad ettiği “yarışıp geçme” düşünü gerçekleştirdiğine inanmasıyla başlıyor. Bu melankolik prolog, izleyiciyi Enzo’nun gözünden anlatılacak tüm hikâyenin duygusal zemine oturmasını sağlıyor.
Film, Enzo’nun henüz yavru bir köpekken Denny Swift (Milo Ventimiglia) tarafından Seattle’daki bir barınaktan sahiplendiği günle devam eder. Denny, hâlâ potansiyelini tam ortaya çıkaramayan genç bir yarışçıdır; ayağındaki kirli pabuçlarla eve döndüğü o ilk günde Enzo’yu kucağına aldığında, bir dostluğun tohumları atılmış olur. Tüm sahneler, Arabayla yarıştaki hızı ve ailenin samimi sıcaklığı arasındaki keskin tezat üzerine kuruludur: Sıcak renk paletinin hâkim olduğu ev içi sahneler, soğuk gümüştan izlenimler veren pist çekimlerinin tam tersi bir his uyandırır.
Denny, profesyonel pist kariyerinde yükselmeye çalışırken, hikâyeye Eve (Amanda Seyfried) girer. Eve’in beyaz elbisesiyle düğünde Enzo’nun yüzüğü taşıdığı sahne, ailenin büyüyüşünü sembolize eder. Bir süre sonra doğan Zoe (Ryan Kiera Armstrong) ile zenginleşen Swift ailesi, mutlu günler geçirir. Ancak filmin orta noktasında Eve’e konulan beyin tümörü tanısı, naif huzuru yerle bir eder. Amanda Seyfried’in titiz performansı, Eve’in önce kabullenme, sonra umut arama sürecini gerçekçi ve dokunaklı kılar.
Tedavi sürecinde eve gelen polis ve doktor görüntüleri, yarış sahnelerinin yanı sıra ev koridorlarındaki sessiz gerilimi de yansıtır. Enzo, sahip olduğu sınırlı bakış açısıyla bile Eve’in durumunu sezerek paniğe kapıldığı anlarda salonu dağıtır; bu, hem komik hem de trajikomik bir metin işlevi görür. Ardından gelen velayet davası, Swiftler’in huzurunu iyice bozar. Enzo’nun uzun araştırmalar sonucu öğrendiği hukuki terimler ve tavsiyeler (Law & Order rerun’larından esinlenerek), Kevin Costner’ın sakin, otoriter üslubuyla anlatıldığında film, sıradan bir aile draması olmaktan çıkarak, beklenmedik mizahi dokunuşlar kazanır.
Yarış sahneleri, öncelikle 1973 BMW E9 CSi ile başlayan Denny’nin kariyerinin evrimini yansıtır. Yağmur altındaki test sürüşlerinin hızlı kesitleri, yağmur damlalarının cama çarpışını yavaş çekimle göstererek drama ile aksiyonu pekiştirir. Film sonunda, Enzo’nun insan olarak yeniden doğduğu sembolik finalde Ferrari 250 Testa Rossa’nın şık çizgileriyle özdeşleşen o pist turu, bir hayalin gerçekleşmesini gözler önüne serer.
Görüntü yönetmeni John Schwartzman, aile evindeki sıcak tonlarla pist çekimlerindeki zıtlığı ustaca yakalarken, yönetmen Curtis’in sade diyalog tercihleri ve Mark Isham’ın incelikli müzikleri, filmin duygusal ritmini korur. Kurgu, gereksiz dramatik uzatmalardan kaçınarak, Enzo’nun sesli iç monologlarıyla pist ve ev sahneleri arasında sıkı bir işbirliği sunar.
Hayvan dostlarımızla olan ilişkimizi başka bir açıyla sunan "The Art of Racing in the Rain", yarış tutkusu ve aile sevgisini tek bir hikâyede ustaca harmanlıyor. Enzo’nun sadakati, Denny ve Eve’in fedakârlıkları ve Zoe’nin umudu; her biri izleyicide kalıcı izler bırakan unsurlar. Hem kalbinizin hızını artıran hem de gözlerinizi dolduran bu film, anın kıymetini bilmenin ve sevginin gücünü keşfetmenin unutulmaz bir anlatımı.
İrem Civan


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder