RIP BRIAN WILSON ( The Beach Boys)
11 Haziran 2025 Çarşamba
Bir Sinematekten Ötekine : Sinemayı Sevmek
Değerli gazeteci Onat Kutlar tarafından kurulmuş olan ve başkanlığı yürütülen derneğin neler yaptığını ne gibi faaliyetler gösterdiğini kitabı okurken öğrenmek mümkün oluyor. Kitapta çok sayıda röportajın yanında Jak Şalom tarafından yazılmış olan sinema eleştiri yazıları da bulunuyor.
Ayrıca çok ilginç süprizler de kitapta yerini almış durumda. Bunlardan biri de Agnes Varda'ya yazılan mektup. Ayrıca Agnes Varda yıllar önce derneği ziyaret de etmiş. Hatta Elia Kazan da Taksim Meydanı'ndaki bir yürüyüşe katılmış. Buna benzer birçok detayı bu kitaptan öğrenebiliyorsunuz. Örneğin geçmişte Türk Sineması'nda bütçe kısıtlı olduğu için sahneleri tekrar çekmek pek mümkün olmuyormuş çünkü filmin dikkatli kullanılması gerekiyormuş. Potemkin Zırhlısı filminin gösteriminden önce yaşanan olaylar... Daha birçok bilgiyi bu kitaptan edinebilirsiniz.
İpek Çakır
The House That Jack Built
Lars Von Trier'in The House That Jack Built filmi, sanatın doğasını ve sınırlarını
sorgulayan derin bir yapım olarak, sanat eseri tanımını yeniden düşünmeyi sağlar. Jack,
kendini yalnızca bir katil değil aynı zamanda bir sanatçı olarak görür. Cinayet onun için bir
yaratım sürecidir.
Jack bir kadını vahşice öldürülmesini estetik bir şekilde sergilerken kameranı bu düzeni
gösteriş biçimi klasik sanat eserlerini çağrıştırır. Ancak bu estetize ediliş, izleyiciyi hem
büyüler hem de tiksindirir. Jack'in kadın kurbanlara yaklaşımı, tarih boyunca erkek
egemenliğinin genel olarak nesneleştirdiği gerçeğini rahatsız edici bir şekilde yeniden
hatırlatır.
Kadınlar, Jack'in kurbanlarının büyük kısmını oluşturur ve bu durum, filmin cinsiyetle ilgili
önemli bir yorum alanı yaratmasına neden olur. Jack'in kadın kurbanları genellikle pasif, zayıf
karakterler olarak resmedilir; bunlar, Jack’in oyunlarına kolayca aldanan figürlerdir. Örneğin,
Uma Thurman’ın canlandırdığı ilk kurban hem kara mizah barındıran hem de trajik bir
figürdür. Kadın karakter, Jack'in bir seri katil olabileceği şaka yollu ima ederken, ne yazık ki
kendi sonuna doğru ilerlemektedir. Bu sahne, izleyiciyi hem güldürür hem de rahatsız eder.
Kadınların bu şekilde manipüle edilmesi ve nesneleştirilmesi, film boyunca erkek
egemenliğinin derin bir şekilde nasıl içselleştirildiğini açıkça gösterir. Ancak Trier, kadın
karakterlerin temsilinde bir iyileştirme yapma çabası da gösterir. Çünkü bu karakterler
yalnızca pasif kurbanlar olarak kalmaz, aynı zamanda erkek egemenliğinin yansımalarıdır.
Jack’in cinayetlerini sanat eseri olarak görmesi, modernist ve postmodernist sanat
anlayışlarına bir göndermedir. Delacroi'nin Dante'nin Kayığı gibi klasik sanat eserine yapılan
referans, insan ruhunun manevi yolculuğunu, ölüme ve ahiret inancına dair derin bir alegoriyi
yansıtır. Dante’nin Cehennem bölümünden esinlenmiştir. Kayık yolculuğu ve Delacroix’nın
tablosu, insanın ruhani keşfinin ve günahlarıyla yüzleşme cesaretinin evrensel bir sembolüdür.
Kayık, bireyin bir dünya ile diğer dünya arasında, bilinenle bilinmeyen arasında yaptığı geçişi
temsil eder. Jack'in, kurbanlarıyla ilgili hiçbir pişmanlık hissetmemesi, onu dinsel bir kötü
olarak tanımlar. Film boyunca, cehennem yolculuğu sırasında yaşadığı anlar, onun içindeki
acıyı ve yalnızlığı vurgular. Jack'in son aşamalarda yüzleştiği acı, bir tür dinsel ceza ve
pişmanlık gibidir. Bu pişmanlık, gerçek bir kefarete dönüşmez. Cehennem, sadece dışsal bir
mekân değil insanın içsel korkularının, zaaflarının ve günahlarının bir metaforudur.
Jack’in cinayetlerini hem mitolojik hem de geleneksel bir bağlama oturtur. İnşa etmeye
çalıştığı ev ise sadece fiziksel bir yapı değil aynı zamanda bir sanat eseridir. Bu ev, insanlığın
karanlık yanlarını, yıkımı, kaybı ve nihilizmi simgeler. Ancak bu evin çöküşü, yalnızca
Jack’in yokluğuna giden yolculuğunun tamamlanmasıyla mümkündür. Jack’in cehenneme
inişi, Dante’nin İlahi Komedya’ sına referanstır. Verge, Dante’nin rehberi Vergilius’un bir
devamıdır. Buradaki rehberlik, Jack’i bir arınmaya değil, bir yok oluşa taşır. Jack’in
cehennem yolculuğu sadece bir dini hesaplaşma değil insanın yarattığı yıkımla yüzleştiği
nihilist bir bakış açısının ifadesidir. Jack, yaratıcı tarafını kanıtlamak için her şeyi göze alacak
kadar narsistir. Jack’in cinayetleri, bir anlamda sanatın evrimsel süreçlerini simgelerken
sanatçının yaratma yolundaki hüsranlarını ve yıkımını da içeren bir metafor olur.
Trier’in filmdeki amacının sadece bir katilin hikayesini anlatmak değil kendi içsel çöküşünü,
eleştirilerini ve toplumsal dışlanmışlık hissini sinematik bir dilde dışa vurmak olduğu açıktır.
Trier, birçok filminde kendisiyle hesaplaşır. Özellikle Nymphomaniac bu anlamda Jack’in
İnşa Ettiği Ev ile çok benzerdir. İki filmde de ana karakterler toplumsal normlara aykırı yaşam
tarzlarını ve eylemlerini hem savunur hem de sorgular. Jack’in İnşa Ettiği Evde Jack,
cinayetleri sanat olarak görür. Bu bakış açısı, Trier’in sıkça eleştirilen rahatsız edici
sinema anlayışını doğrudan ele aldığı bir noktadır. Yönetmen, Jack aracılığıyla sanat ve
ahlakın sınırlarını sorgular. Jack'in şiddetle yarattığı eser bir yandan sanatın ve yaratıcılığın uç
noktalarını diğer yandan ise insanın içsel karanlıklarını yansıtır. Jack’in şiddeti bir sanatçı
olarak kendisini ve ahlaki sorumluluğunu sorgular ve kendi yaşamındaki karanlık yönlerle
yüzleşmesini sağlar. Bu Trier’in kendisiyle yüzleşmesinin, film aracılığıyla dışa vurulmasının
bir örneğidir.
Jack’in çöküşü ve cehenneme olan yolculuğu yalnızca bir suçlunun değildir. Sanatçının
karanlık iç yolculuğunu simgeler. Trier, filmde şiddeti sanatın bir biçimi olarak kullanırken
hem toplumsal eleştiriler hem de kişisel bir itiraf sunar. Şiddet ve sanat arasındaki sınırları
bulanıklaştıran bir anlatı kurar. Jack’in eylemleri, onun bir sanatçı olarak yaratıcı çabalarının
sonucudur. Yaratıcılık aynı zamanda bir yıkım ve boşluk yaratır. Trier’in sanatçı olarak
kendisini sorguladığı sanat ile ahlak arasındaki hassas ilişkiyi irdelediği bir çıkmazdır.
Breaking the Waves’te Bess’in fedakarlığı tanrıya duyduğu bağla birleşir. Jack’in İnşa Ettiği
Ev’de Jackin şiddetle yarattığı eser bir tür kendini feda etme ve yaratma sürecine girer.
Burada feda edilen şey yalnızca bireysel ahlak değil insanlık ve sanatın kendi sınırlarıdır.
Trier’in her iki filmde de kullandığı şiddet ve feda teması onun sinemadaki amacını
sorgulayan bir araçtır. Breaking the Waveste Bessin kendini feda etmesi, bir tür Tanrı ile
barışma çabası gibi algılanabilir. Jack’in İnşa Ettiği Evde Jack’in şiddeti bir tür tanrı
kompleksi ve varoluşsal anlam arayışının dışavurumudur. Bu iki filmde de karakterler büyük
bir içsel boşlukla yüzleşirken sanatın ve ahlakın sınırlarını test ederler. Bess'in ruhsal çöküşü,
Breaking the Waves’te tanrı ile olan ilişkinin bir sonucu olarak sunulurken Jack’in cinayetleri
yalnızca bir suçlunun değil, bir sanatçının da içsel karanlıklarını yansıtır. Her iki filmde de
Trier, sanat ile insanın varoluşsal sorgulamalarını birleştirir ve kendi sanatsal yolculuğuyla
ilgili derin bir hesaplaşma yapar. Bu hesaplaşma, sadece bir bireyin değil, aynı zamanda bir
sanatçının da karanlık yönleriyle yüzleşmesiyle sonuçlanır.
Trier’in Jack’in İnşa Ettiği Ev filmindeki karanlık, yoğun ve tedirgin edici estetikle Lynch’in
Eraserhead ve Blue Velvet filmlerindeki rahatsız edici, tuhaf atmosfer örtüşür. David Lynch’in
filmleri, Trier’in eserlerine benzer şekilde izleyiciyi rahatsız eden, bilinçaltını sorgulatan ve
gerçeklik algısını zorlayan unsurlar içerir. Trier ve Lynch, insan doğasının karanlık yönlerini
keşfetmeye odaklanır. Lynch bilinçaltı korkularına yönelirken, Trier bunu şiddet ve nihilizmle
işler. Filmlerinde şiddeti hem eğlenceli hem de rahatsız edici bir şekilde sunan Tarantino,
sahneleri estetiğiyle büyülerken aynı zamanda karakterleri de eylemleriyle dehşete sokar.
Jack’in kendini savunduğu diyaloglar ve Verge ile olan dinamikleri, Tarantino’nun Pulp
Fiction’daki mizahi anılarını çağrıştırır. Tarantino’nun kara mizahı Trier’in bu filminde
birleşir. Trier ise tüm bunları daha kişisel ve itiraf niteliğinde bir yapıya dönüştürür.
Jack'in İnşa Ettiği Ev, sadece bir hikâye anlatmakla kalmaz, aynı zamanda sanatçı, etik ve
yaratım süreci üzerinde durur. Jack’in yarattığı vahşet ve yaratım süreci, sanat tarihinin
önemli figürlerine ve akımlarına atıfta bulunur. Örneğin, Jack’in mükemmeliyet takıntısı ve
insan bedenine dair obsesyonu, Leonardo da Vincinin Vitruvius Adamı’na, sanatın estetik ve
geometrik mükemmelliğine yapılan bir göndermedir. Ayrıca, Glenn Gould’un Goldberg
Varyasyonları gibi müzik seçimleri de Jack’in zihinsel tavrını ve sanatsal anlayışını yansıtır.
Bu müzik, Jack’in içsel karmaşasını ve sanatla olan ilişkisinin karmaşıklığını simgeler. Johann
Sebastian Bach’ın bu eseri, teknik açıdan son derece kompleks ve çok katmanlıdır, tıpkı
Jack’in işlediği cinayetlerin ve sanatla ilgili düşüncelerinin çok katmanlı yapısı gibi. Bach’ın
Goldberg Varyasyonları’ndaki tekrarlar ve değişiklikler, Jack’in kendini tekrar eden
cinayetleri ve her yeni eylemde biraz daha derine inmesiyle paralellik gösterir. Ayrıca,
müziğin bazen huzurlu, bazen kaotik yapısı, Jack’in içsel dünyasında yaşadığı huzursuzluk ve
tatminsizlikle örtüşür, onu hem bir sanatçı hem de bir katil olarak şekillendiren psikolojik
gerilimleri daha da derinleştirir.
Filmdeki gotik mimari ve Goya’nın barok estetiğinden ilham alarak sunulan grotesk görseller,
korkunç olanın sanatsal bir ifade biçimine dönüşmesini simgeler. Jack'in sanat anlayışının,
Nietzsche’nin üstinsan kavramı ya da romantik sanatçının yıkıcı yaratım süreciyle
benzerlikler taşır. Trier, Marquis de Sade’ın şiddeti bir estetik biçim olarak ele alışı ve
modernizm ile postmodernizm arasındaki ilişkiyi de izleyiciye hatırlatır. Film sadece bir
cinayet öyküsü değil, aynı zamanda sanatın doğasını, sınırlarını ve etik sorumluluklarını
derinlemesine sorgulayan bir eleştiridir.
Jackin Yaptığı Ev, yalnızca bir seri katil filmi olmanın ötesindedir; insanın yaratıcı gücü,
narsisizmi, şiddeti ve ahlaki sorumluluğu üzerine derin bir sorgulamasıdır. Film, izleyiciyi
sadece Jack’in değil, kendi karanlık yönleriyle de yüzleşmeye zorlar. Jack’in yarattığı ev
sadece fiziksel bir yapı değil; insanın içindeki kötülüğün, egonun ve kontrol arzusunun bir
simgesidir. Lars von Trier, şiddet ve estetik arasındaki sınırları zorlayan, rahatsız edici bir
deneyim sunar. Aynı zamanda sanatın ve insan doğasının karanlık yönlerini keşfeder. Film,
izleyiciye bir rahatsızlık hissi verir ve bir hesaplaşma alanı yaratır hem Jack’in hem de
izleyicinin kendi iç dünyasıyla yüzleşmesidir.
Hatice Bahar Duran
Bazı Oyuncuları Neden Ne Yaparsa Yapsın İzliyoruz?
Ne zaman yeni bir film ya da dizi çıkarsa, önce oyunculara bakıyorum. Konusu ikinci planda kalıyor çoğu zaman. Çünkü bazı oyuncular var; adını gördüğüm anda “Tamam, bu işi izlerim” diyorum. Film ya da dizinin iyi olup olmaması bile çok fark etmiyor. O oyuncu varsa, gözüm kapalı izliyorum. Bunun mantıklı bir açıklaması olmayabilir ama hepimizin böyle oyuncuları var. Kimileri için Haluk Bilginer, kimileri için Gülse Birsel, kimileri içinse daha genç isimler: ,Mert Yazıcıoğlu, Afra Saraçoğlu, Serenay Sarıkaya... Oynadıkları her işte “aynı kişi” gibi hissettirse bile, izlemeye devam ediyoruz. Neden?
Bence mesele oyunculuğun ötesine geçiyor. Ekrandan taşan bir samimiyet, bir güven var. O kişinin varlığı bile filmi daha izlenebilir yapıyor. Kimi zaman sadece ses tonu, kimi zaman bir bakışı... Alışıyoruz. Tanıdık gibi oluyor. Hatta bazen karakterden çok oyuncuya bağlanıyoruz.
Bir de şu var: Bazı oyuncular ne seçerse seçsin, belli bir kalite çizgisinin altına inmiyor gibi. Belki sırf bu yüzden “bu işte mutlaka bir şey vardır” diyerek izliyoruz. Yani oyuncuya duyduğumuz güven, projeye olan sabrımızı bile etkiliyor.
Sonuçta herkesin “izlerim çünkü o oynuyor” dediği biri vardır. Bu, sinemayla kurduğumuz bağın biraz daha kişisel hale gelmesi gibi. Oyunculara sadece rol değil, duygusal alan da tanıyoruz belki. O yüzden, konu kötü olsa da bazen yetiyor: “O oynuyorsa izlenir.”
İlke Yirik
“Happiness Only Real When Shared” – Into the Wild (2007)
Jon Krakauer'in 1996 yılında yazdığı kitap “Yabana Doğru – Into the Wild” üzerine çekilmiş
ve yönetmeni Sean Penn olan 2007 yapımı bu filmin fazlasıyla etkisinde kalındığı bir dönem
geride kaldı. Yaşanmış bir hikâyenin etkisinin bu kadar hissedilebileceğini kimsenin tahmin
ettiğini sanmıyorum. Özellikle filmde gördüğümüz Magic Bus, yani Otobüs 142,
popülerleşmesi ve insanların bunun için çıktığı yolculuklarda kaybolmaları adına
kaldırılmasını hiç tahmin etmemiştik.
Filmin ana karakteri Christopher McCandless, diğer adıyla Alexander Supertramp, 1992
yılında üniversiteden mezun olmuştur; arkasında bıraktığı şey sadece üniversite hayatı değil,
eşyaları ve 24.000 dolarlık birikimidir. Parayı bağışladıktan sonra, vahşi doğada yaşamak
üzere Alaska’ya doğru yola çıkar ve otostopla ilerlemeye başlar. Yaşadığı hisler,
deneyimlediği şeyler belli ki mutluluğun sadece paylaşıldığı zaman gerçek olacağı yönüne
sürüklemiş karakterimizi.
Film boyunca dinlediğimiz çoğu şarkıdan akıllarda kalanı Eddie Vedder’ın seslendirdiği
“Society” şarkısıdır. Her filmin kendine özgü duygular yaşattığı bir gerçekse, bu duyguların
etkisini en çok artıran unsurlardan biri de müziktir. Bu şarkının filmle olan uyumu, birçok
kişiyi derin düşüncelere sürüklemiştir; bunu göz ardı etmemek gerekir.
Film için iki farklı pencereden bakmak gerektiğine inanıyorum. Birçok insanın hayat
standartlarına göre daha ayrıcalıklı bir sınıfta kalan McCandless “özgür bir ruh” olduğunu
düşünüp gerçekten canı istediği için birtakım şeyleri yapmak mı istemiştir? Yoksa gerçekten
varoluşunu sorguladığı toplumsal yaşamın bir parçası olmak istemediği için aidiyet arama
yolculuğuna mı çıkmıştır?
Kendi kimliğimizi aramak, yanlış değil; özgürlük sembolleri kişiden kişiye değişir ve belki de
bizim için bir otobüs bu simgedir. Bu arayış bizi trajik sona mı götürür, bilinmez; ancak
denemekten ve kendi yolumuzu çizmeye çalışmaktan daha doğal bir şey yoktur.
Eliza Karapınar
Interstellar: Zaman,Sevgi ve Sonsuzluğun Ötesine yolculuk
Neden Interstellar: 2014 yılında vizyona giren yıldızlararası bilim kurgu kalıplarının dışına
çıkarak evrenin derinlerinliklerini ve insan kalbinin kıvrımlarını keşfettiriyor. İlk başta kara
delikler ve zaman bükülmeleriyle dolu bir hikaye gibi görünsede filmin özümde tek bir
soru yer alıyor. “Sevgi,zaman ve mekanın ötesinden yankılanan bir güç olabilir mi?”
Bilin Kurgu Kabuğunda Duygusal Derinlik:
Dünya yaşanmaz hale gelmiş, insanlık kıtlıkla boğuşuyor.Nasa’nın gizli bir göreviyle pilot
Cooper insanlığı kurtarmak için bir galaksi ötesine gitmek zorunda kalıyor. Ancak filmdeki
asıl yolculuk dış uzaya değil zamanın doğasına fedakarlığın anlamına ve bir babanın kızına
duyduğu sevgiye doğru…
Bilimsel Katmanlar:
Zaman genişlemesi: Farklı gezegenlerde geçen birkaç saatin dünyada yıllar sürmesi,
baba-kız ilişkisini dramatik biçimde etkiliyor.
Kara delikler ve solucan delikleri: Teorik fizikçi Kip Thorne’un danışmanlığında
oluşturulan görseller, sinema tarihinde çığır açıyor.
Beşinci boyut: Son sahnelerde zamanın fiziksel olarak “görülebildiği” bir boyut kavramı,
bilim kadar felsefeyi de sorgulatıyor.
Filmdeki En Büyük Güç: Özlem
Cooper’ın küçük kızı Murph, filmin duygusal merkezidir. Aralarındaki bağ, kilometreleri,
galaksileri, hatta zaman kavramını aşıyor. Film bu noktada bilimden saparak duyguya
teslim oluyor. Çünkü Interstellar, şunu fısıldıyor:
İzleyiciyi Düşünmeye Sevk Eden Temalar
• Zamanın göreceliliği → Sadece fiziksel değil, duygusal olarak da.
• İnsanın doğayla savaşı → Doğa bizi değil, biz doğayı tüketiyoruzz
• Teknoloji ve insanlık → TARS gibi robotlar bile sadakat ve mizah gibi değerleri
taşıyor.
• Sonuç: Bilim Kurgudan Fazlası
•
• Interstellar, izleyicisini uzayın derinliklerine götürürken, aynı zamanda iç dünyasına
bir ayna tutuyor. Zamanın, bilimin ve mesafelerin ötesinde kalabilen tek şeyin “sevgi”
olduğunu anlatan bu film, iz bırakan yapımlardan biri olarak hafızalara kazınıyor.
Elif Karabulut
Joker Serisi Hakkında Her Şey: 2019'dan 2024'e Deliliğin Sinemasal Yolculuğu
Joker (2019): Bir Bireyin Sisteme Karşı Çıkışı Todd Phillips’in yönettiği Joker (2019), çizgi roman dünyasının en ikonik kötülerinden biri olan Joker’in, gerçekçi ve psikolojik yönleriyle ele alındığı bir karakter çalışmasıdır. Film, Arthur Fleck adında yalnız, ruhsal sorunları olan ve toplum tarafından dışlanmış bir adamın, zamanla sistemin baskısı altında Joker kimliğine evrilişini konu alır. Joaquin Phoenix’in performansı büyük övgü almış, kendisine En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı kazandırmıştır. Film; toplumun ruh sağlığına olan ilgisizliğini, sınıfsal adaletsizliği ve bireyin yalnızlaşmasını derinlemesine işler.
Joker 2 – Folie à Deux: Paylaşılan Deliliğin Hikayesi
Beş yıl sonra gelen devam filmi Joker: Folie à Deux (2024), Arthur’un Arkham Akıl Hastanesi’ne kapatıldığı dönemi anlatır. Bu film, Fransızca “paylaşılan delilik” anlamına gelen başlığıyla, Joker’in Lee Quinzel (Harley Quinn) ile kurduğu patolojik bağı merkezine alır. Lady Gaga’nın canlandırdığı Lee karakteriyle, Arthur’un kimliği ve deliliği bir tür ortak performansa dönüşür. Film, klasik bir devam filmi olmaktan çok, müzikal unsurlar taşıyan, teatral anlatımı tercih eden deneysel bir yapıya sahiptir. Şarkılar, danslar ve hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği sahnelerle doludur.
Joker (2019) ile Joker: Folie à Deux (2024) Arasındaki Derin Farklar: Gerçekçilikten Sanatsallığa
Joker (2019) ile Joker: Folie à Deux (2024) her ne kadar aynı evrende geçen iki film olsa da, gerek anlatım biçimleri gerek tematik derinlikleri açısından oldukça farklı yapımlardır. İlk film, Arthur Fleck'in psikolojik kırılmalarını gerçekçi bir çizgide işlerken, toplumsal dışlanma, ekonomik adaletsizlik ve sistemin birey üzerindeki yıkıcı etkilerini sade ama çarpıcı bir dille anlatır. Gotham sokaklarının karanlığı, Arthur’un iç dünyasıyla paralel ilerler; seyirci onun dönüşümünü adım adım, acı içinde izler. Filmdeki her sahne, karakterin içsel acısını dışa vuran bir görsel metafor gibidir. Joker (2019), bireysel bir trajedinin nasıl toplumsal bir patlamaya dönüşebileceğini etkileyici biçimde ortaya koyar. Öte yandan Joker: Folie à Deux (2024), bu sert gerçekçiliğin yerini daha teatral, daha simgesel ve hatta zaman zaman soyut bir anlatıma bırakır. Müzikal unsurlar, şarkılar ve koreografilerle desteklenen sahneler, karakterlerin zihinsel durumlarını daha sanatsal ama daha az doğrudan bir şekilde yansıtır. Harley Quinn karakteriyle birlikte Joker'in hikâyesi bir nevi sahne performansına dönüşür. Bu durum bazı izleyiciler için yenilikçi ve cesur bir tercih olarak algılansa da, bazıları için karakterin inandırıcılığını zayıflatan bir unsur olabilir. Özellikle Joker’in bireysel çöküşünü gerçekçi bir anlatımla izlemeyi tercih eden izleyiciler için ikinci film, duygusal olarak daha mesafeli ve dağınık bir deneyim yaratabilir.
Joker 2019 vs Joker 2024: Hangisi Daha Fazla İz Bıraktı?
Benim görüşüm, ilk filmin daha fazla iz bıraktığı yönünde. Joker (2019), karakteri temellendirirken seyirciyi Arthur’un içine çekmeyi başarıyor. Duygusal olarak sarsıcı, atmosfer olarak çarpıcı ve sinematografik olarak kusursuz denilebilecek bir yapı sunuyor. Joker: Folie à Deux (2024) filmindeki sanatsal cesarete saygı duymakla birlikte, Arthur’un kişisel hikayesinin toplumsal yankısıyla birleştiği o güçlü dramatik omurgayı, devam filminde aynı etkiyle hissetmek zor.
Joker (2019), sade ama sert bir tokat gibi; Joker: Folie à Deux (2024) ise süslü bir sahne performansı gibi. Her ikisi farklı deneyimler sunsa da, duygusal yoğunluk ve anlatı gücü açısından ilk film çok daha etkileyici ve kalıcı bir iz bırakıyor.
Seran Avşar
İstanbul Ansiklopedisi: Şehir ve Kimlik Çatışmasına Genel Bakış
İzleyenleri derin düşünmeye teşvik eden ve İstanbul’un çok katmanlılığıyla birlikte çatışma figürlerini harmanlayan İstanbul ansiklopedisi başlı başına bir külttür. Şehir sakinlerinin güçlü bağlarını ve mesafe koyma çabasını ustalıkla işleyen yapıt karakterlerin içsel çekişmesine yolculuk yaptırıyor. İstanbul’un sahip olduğu güçlü ruhtan ziyade şehirde kaybolmuşluk hissini yaşayan bireylerin kimlik arayışları izleyicilere geçiyor. Her bölümünde kendinizi farklı anlarda ve anlatılarda bulabileceğiniz dizi, geçmişin izlerinden kaçmaya çalışan fakat karmaşık ilişkilerle geleceğini de şekillendiren Nesrin ve Zehra’nın yaşam öykülerini ele alıyor. Başrolleri paylaşan usta oyuncu Canan Ergüder ve son yıllara damga vuran Helin Kandemir’in sahneleri adeta yaşamaları izleyenlerden tam not alıyor.
İki Kadın Tek Şehir
Tek bir şehrin iki kadın üzerinde kurduğu hakimiyet farklı hikayeleri merkeze alıyor. Üniversite okumak için İstanbul’a gelen Zehra ve Zehra’nın annesinin eski bir dostu olan Nesrin’in hikayesi çok katmanlılığın şekil bulmuş hali.
Oldukça genç olan ve büyük şehrin cazibesine kapılan Zehra’yı ihtişamlı şehir içine çeker. İlk etapta İstanbul’un büyüsüne ve cazibesine kapılan genç kız zamanla şehrin sunduğu kimlik çatışmasından nasibini alır. Çünkü geleneksel aile yapısına sahip olan ve muhafazakar değerlerle büyütülen Zehra modern yaşamın tehlikesine uyum sağlamaya çalışacak, kimliğini gizleyerek büyük bir ikilimle savaşacak. Öyle ki yer yer sahnelerde sunulan içki sahneleriyle tam bir İstanbul hanımefendisi rolünü üstlenirken tek kaldığı zaman dilimlerinde dini değerlerine bağlılığıyla seyircileri büyük bir ikilime düşürmeyi de ihmal etmeyecektir.
Bu gelgitli yaşam Zehra’yı ben kimim sorgulamasına maruz bırakırken bu şehir onun üzerinde kurduğu hükmü de kabullenmek ve kabullenmemek ikileminde bırakıyor. Onun kimliği seçim mi yoksa zorunluluk mu?
Kadraj Etkisi: Mekansal Açıların Uyumu
Kadrajıyla, sahneleriyle ve mekanlarıyla İstanbul Ansiklopedisi güçlü bir etki bırakıyor. Özellikle Zehra ve Nesrin’in sahip olduğu ilişki sahnelerdeki kadrajlarla izleyiciye geçiyor. Dar mekanların sıklıkla görüldüğü dizide karakterlerin iç sıkıntıları ve bunalımları en iyi şekilde yansıtılıyor. İç dünyanın kapılarını aralayan kamera çekimleri Nesrin ve Zehra karşılaşmalarında gerçekliği pekiştiriyor.
İstanbul’un geri kalmış, görülmemiş ve yoksulluğa mahkum bırakılmış birçok semtiyle ihtişamlı mekanları zıtlıklarla dolu yaşamları gözler önüne seriyor. Öyle ki Alçakdam Yokuşu ve Bezmialem Valide Sultan Cami’si gibi birbirinden özel mekanlar diziye görsellikten ziyade güçlü bir doku ve derinlik katıyor.
Müziğin Gücüyle Bütünleşen Mini Dizi
Dizide tercih edilen müzik seçimleri İstanbul’la uyum sağlayarak karakterlerin yaşantılarında da derin izler taşıyor. Karakterlerin iç dünyasına yolculukların yapıldığı yapıtta Sezen Aksu, Zeki Dizdar ve Düşgezer, Mor ve Ötesi, Müzeyyen Senar ve Şebnem Ferah gibi usta isimlere yer veriliyor. Büklüm Büklüm ile sorgulanan hayatlar, Kapıldım Gidiyorum ile çaresizlik ve tükenmişlik, Gönlüm Hiç Unutmaz ile kalakalmışlık hissi kendi hayatlarınızdan da adeta kesitler sunuyor. Müziklerle birlikte çekilen sahneler İstanbul’un tarihini, karakterlerin yaşantılarını ve hikayelerini güçlü bağlarla ekranlara sunuyor.
Melike Özdemir
Enzo: The Art of Racing in the Rain - Yaşam ve Yarışın Kesiştiği Hikâye
Bir Çocuğun Gözünden Savaş: Güneş İmparatorluğu Üzerine
“Empire of the Sun” (Güneş İmparatorluğu), Steven Spielberg’in 1987 yılında yönettiği bir filmdir. Yapım, J.G. Ballard’ın otobiyografik rom...
-
Jon Krakauer'in 1996 yılında yazdığı kitap “Yabana Doğru – Into the Wild” üzerine çekilmiş ve yönetmeni Sean Penn olan 2007 yapımı bu ...
-
Günümüzde genel geçer güzellik standartlarının da yarattığı baskı ve stresle beraber envai çeşit cilt bakım ürünü raflarda bizleri bekliyor....
-
Yusuf Atılgan'ın 1959 yılında yayımlanan ilk romanı Aylak Adam, Türk edebiyatının modern klasikleri arasında özel bir yere sahiptir. 1...













