10 Haziran 2025 Salı

Mikrofonda Kadınlar: Müzikte Kadın Sesinin Evrimi


Kadınlar müzikte hep vardı ama hep sahnede değillerdi. Uzun yıllar boyunca sesleri dinlendi, şarkıları söylendi; ancak yazan, besteleyen, üreten kadınlar hep geri planda tutuldu. Bugün dinlediğimiz her kadın vokal, aslında sadece bir ses değil; tarihsel bir direnişin, değişimin ve dönüşümün yankısı. yüzyılın başlarında kadın sanatçılar, çoğu zaman toplumun dayattığı “uygun” kalıplarda müzik yapmak zorundaydı.




 Cazın efsane ismi Billie Holiday, sesiyle özgürlüğü fısıldarken, arka planda ırkçılıkla ve kadın olduğu için görmezden gelinmekle savaşıyordu. Türkiye’de ise Safiye Ayla ve Müzeyyen Senar gibi isimler, erkek egemen bir sahnede ayakta kalmaya çalışan öncülerdi. Zamanla kadınlar sadece söyleyen değil, yazan, yöneten ve yön veren figürlere dönüştü. 90’ların sonunda Sezen Aksu’nun kalemiyle şekillenen kadın hikâyeleri, binlerce insanın yüreğine dokundu. O, sadece bir sanatçı değil; kadın duygularının sesi, toplumsal değişimin melodisiydi. 

Bugün Billie Eilish gibi genç sanatçılar, depresyon, yalnızlık ve kadınlık üzerine korkusuzca şarkılar yazıyor. Taylor Swift, kadınların müzik endüstrisindeki haklarını savunuyor. Sıla, Melike Şahin, Gaye Su Akyol gibi yerli isimler ise kadın anlatısını kendi tonlarıyla yeniden inşa ediyor. Mikrofondaki kadın artık sadece şarkı söylemiyor. Söz yazıyor, nota yazıyor, manifesto yazıyor. Her melodide, her sözde bir kadının sesi yankılanıyor. Ve o ses, her geçen gün daha da güçleniyor.

                                                                                               Şahika Aleyna Yener

BİR DOSTLUK HİKAYESİNDEN FAZLASI : SARI YÜZ


 R.F. Kuang, edebiyat dünyasında son dönemin en dikkat çekici yazarlarından birisi. İlk kitap serisi

Haşhaş Savaşıüçlemesi, ardından Babil ve yeni Türkçeye çevrilen Sarı Yüz, diğer tüm eserleri gibi

yine gündem olmayı başardı. Olabildiğince az spoiler ile kitap hakkında konuşmak istiyorum.

Kitabın konusu, ilk bakışta başarılı Asyalı bir yazar ile onun kadar başarılı olmayan beyaz bir kadın

yazarın arkadaşlığı gibi dursa da, çok daha fazlasını içeriyor. Bu sözde arkadaşlık, bolca rekabet,

ihanet ve düşmanlıkla örülü ve ilk andan itibaren size bu gerilimi hissettiriyor. Irkçılık teması da

eleştirel bir şekilde kitabın her anında var. Babil kitabında da olduğu gibi, bu kitapta da yazar Batı

yayıncılık dünyasındaki ırkçılığı ve kültürel fetişizmi açıkça eleştiriyor. Zaten kitabın adı olan “Sarı

yüz” ifadesi, Asyalıları küçümseyici, ırksal stereotip yaratan bir ifade olarak kullanılıyor. Yazarın

kendisi Çinli aslında, ancak kitabı beyaz bir karakterin ağzından yazıyor. Bence bu durum,

vurgulanmak istenen ırkçılık düşüncesini pekiştiriyor çünkü anlatılan hikâye, bu tersyüz edilmiş

bakış açısıyla ırkçılığı daha görünür ve sorgulanabilir kılıyor.

Kitapla ilgili en sevdiğim şey, karakterden gerçekten nefret etmeyi başarıyorsunuz. Ancak nefret

ettiğiniz ve onu bu kadar itici yapan özellikler, bir yandan size çok insancıl geliyor. Herkesin

aklından geçen, ama söylemeyi çekindiği şeyleri söylüyor, yapıyor. Belki de bizi karaktere karşı bu

kadar öfkelendiren, benzer duygular besleyebilen bizim, yani insanoğlunun gerçekliğine ayna

tutması.

Kitabı okurken hiç sıkılmıyorsunuz, tempo hep çok yüksek. Karakterimiz Juniper, sürekli yeni bir

krizin içerisinde buluyor kendisini — çoğunlukla da kendi hataları yüzünden. Bu bağlamda kitap

oldukça sürükleyici ve merak uyandırıcı.

Olumsuz olarak bahsedebileceğim tek şey kitabın sonu. Çok iyi bir giriş yapan Sarı Yüz’den daha

güçlü bir son beklerdim. Bu kadar olayın ardından gelen son, biraz aceleye getirilmiş hissi

yaratıyor.

Sonuç olarak Sarı Yüz, yalnızca bir arkadaşlık hikâyesi değil; edebiyat dünyasında temsil, ırkçılık

ve kimlik meselelerine dair sert ve rahatsız edici bir yüzleşme sunuyor. R.F. Kuang, cesur

anlatımıyla okuru zorlayan ama düşündüren bir roman ortaya koymuş. Her ne kadar sonu

beklentimi tam karşılamasa da, kitabın genel etkileyiciliğini gölgede bırakmıyor.

                                                                                                                         Doğukan Ece

The Promised Land: Bir Toprağın, Bir Adamın ve Direnişin Hikâyesi

 


18. yüzyıl Danimarka’sında geçen The Promised Land, yalnızca tarihsel bir dönemi değil; sınıf ayrımı, ırkçılık ve güç hırsı gibi evrensel temaları da etkileyici bir anlatımla sorgulayan bir film. Eğer epik anlatıları, karakter merkezli dramları ve tarihsel fon üzerine kurulu direniş hikâyelerini seviyorsanız, bu film sizi fazlasıyla tatmin edecek.

Toprak ve Onur Uğruna

Filmin merkezinde, babasız büyüyen ve toplumun alt sınıfına mensup Ludvig Kahlen yer alıyor. Kahlen, kraldan onur ve soyadı kazanmak uğruna Jutland’daki fundalık arazileri tarıma açmakla görevlendirilir. Ancak daha ilk adımda, bu bölgenin gayriresmî sahibi olduğunu iddia eden aristokrat Frederik Schinkel ile karşı karşıya gelir.

Bu noktada fundalık arazi yalnızca fiziksel bir toprak parçası değil; aynı zamanda iktidarın, var olma mücadelesinin ve sınıfsal aidiyetin bir simgesine dönüşür. Bu toprağı "işlemek", sadece tarımsal değil, aynı zamanda toplumsal bir mücadeledir. Kahlen’in amacı görünürde krala hizmet etmek olsa da, asıl savaşı, görünmez sınırlarla örülü bir toplumda kendine bir yer edinebilme çabasıdır. Fundalık, kurumsal güvensizlik ile bireysel kararlılık arasında sıkışmış bir ara bölgeyi temsil eder.

Schinkel: Gücün Zehri ve Zalimliğin Sınırları

Frederik Schinkel karakteri, yalnızca bireysel bir antagonist değil; otoritenin yozlaşması, sınıfsal kibir ve şiddetin normalleşmesi gibi kavramların ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Özellikle bir hizmetçiyi zindanda kaynar suyla öldürmesi, izleyiciyi derinden sarsan ve iktidarın beden üzerindeki mutlak tahakkümünü simgeleyen çarpıcı bir sahnedir.

Bu an, Michel Foucault’nun “bedenin disipline edilmesi” ve “cezanın göze görünür olması” kavramları üzerinden okunabilir. Schinkel’in işlediği suçlar, aristokrasinin görünmeyen ama her yere sızan gücünün ne kadar meşrulaştırıldığını gözler önüne serer.

Zehirli çay sahnesi ise doğrudan bir şiddet eyleminden çok, yavaş işleyen bir intikamın metaforu olarak dikkat çeker. Burada zehir, ataerkil düzenin kendi silahıyla vurulması ve çöküşün içerden gelmesidir.



Anmai Mus: Uğursuzluk mu, Umut mu?

Film boyunca en sembolik karakterlerden biri olan koyu tenli Roman yetim kız Anmai Mus, toplumun dışladığı bir figür olarak karşımıza çıkar. Kendisine atfedilen “uğursuzluk” imajının aksine, filmde vicdanın, masumiyetin ve geleceğin temsilcisi hâline gelir.

Başlangıçta Kahlen’in onu reddetmesi toplumun yerleşik önyargılarını yansıtırken, zamanla aralarındaki ilişkinin baba-kız bağını andıracak şekilde dönüşmesi, karakterin içsel değişimini gösterir. Anmai Mus’un fundalıkta var olması, çorak bir toprakta filizlenen hayat metaforuyla örtüşür. Toprağın verimsizliği ile kızın dışlanmışlığı arasında kurulan paralellik oldukça etkileyici ve anlam yüklüdür.

Ann Barbara: Kadınlığın Sessiz Direnişi

Schinkel’in zulmüne karşı en sarsıcı direniş, dul hizmetçi Ann Barbara’dan gelir. Sessizliğiyle güçlü, sevgisiyle kararlı olan bu karakter, kadınlığın ataerkil şiddet karşısında nasıl stratejik bir direniş biçimine dönüşebileceğini gösterir. Schinkel’i zehirleyerek öldürmesi, onun görünmeyen gücünü açığa çıkarır.

Ann Barbara, “görünmeyen kahraman” arketipini temsil eder. Zehir burada hem fiziksel bir yok edici hem de sistemin kendi içinde ürettiği çöküşün sembolüdür. Sessizlik ve sevgi, onun en güçlü silahlarıdır.

Batı'nın Western Geleneğine Avrupai Bir Yanıt

The Promised Land, birçok yönüyle Amerikan western'lerini çağrıştırır: sınırda kurulan yeni bir hayat, doğayla mücadele, bireysel direniş ve adaletin gecikmesi… Ancak film, western türünün aksine kahramanlık mitini değil, insanî kırılganlığı merkeze alır. Karizmatik bir kurtarıcıdan çok, yaralı, yalnız ama kararlı bir adamı izleriz.

Bu yönüyle film, “medeniyet kurmanın bedeli”ni sorgulayan Avrupa sinema geleneğine yaslanır. Görsel anlatımda ise doğa adeta bir karakter gibi kullanılır. Fundalık, çamur, rüzgâr ve sis sadece mekânsal atmosferi değil, karakterlerin ruh hâlini de yansıtır. Fundalığın sürekli değişen yapısı, karakterlerin içsel yolculuklarının dışa vurumu olarak okunabilir.



Aşk, Aile ve Seçilmiş Bağlar

Film, yalnızca mücadele ve şiddet temalarıyla değil, sevgi ve dayanışma unsurlarıyla da örülüdür. Kahlen ile Ann Barbara arasındaki duygusal yakınlık ve Anmai Mus ile birlikte kurdukları “seçilmiş aile” yapısı, hikâyeye insani bir sıcaklık katar.

Bu birliktelik, “aidiyet kan bağıyla mı oluşur, yoksa paylaşılan deneyimlerle mi?” sorusunu gündeme getirir. Toplumun dışladığı bireylerin birbirine tutunması, kırılgan ama dirençli bir dayanışma modelini temsil eder.

Sürpriz Final ve Anlam Yüklü Kapanış

Filmin son bölümü, klasik intikam anlatılarından izler taşısa da, gelişen olaylar beklentileri ters yüz eder. Schinkel’in ölümü, Ann Barbara’nın kararı ve Kahlen’in yeniden ayağa kalkışı, adaletin sadece mahkemelerle değil, insan iradesiyle de sağlanabileceğini ortaya koyar.

Anmai Mus’un başarılı bir kadına dönüşmesi ve film sonunda Kahlen’e vedası, kuşaklar arası bir devinimi sembolize eder. Film, “her şey yoluna girdi” klişesine saplanmadan, daha derinlikli ve insani bir kapanış sunar.

Bu etkileyici yapım, yalnızca tarihsel bir dram değil; aynı zamanda sınıf, şiddet, aidiyet ve direniş üzerine düşünmeye davet eden bir sinema deneyimi sunuyor. The Promised Land, içsel yolculuklar kadar toplumsal mücadelelerin de sinemadaki karşılığını arayan izleyiciler için unutulmaz bir film.

                                                                                                                       Muhammed Aksoy


Romantik Komedi Sektörü Artık Neden Bir Kült Değil?

 


Özellikle 90’ların başlarında hayatımıza yer edinmiş ve dönemi etkisi altına almış

romantik komediler; hayatı romantize etmeyi seven, aşka dair umutlu ve heyecanlı

kesim için birer ışık kaynağıydı. Çünkü aşk, hem gerçekçi hem de özel yanlarıyla

seyirciyle buluşuyordu. Gişe rekorları kıran, idealize edilen çiftleri barındıran bu

sektördeki eski filmler günümüzde bile yeni jenerasyonu kendine çekerken şu an neden

bu kadar kalıcı değil?

Birçok etken var incelememiz gereken. Öncelikle değişen toplumu baz almalıyız.

Kadınların her dönemde bastırılmaya çalışıldığı, ataerkil toplum tarafından onlara

dayatılan rollere maruz kaldıkları bir gerçek. Fakat 90’lardan bahsettiğimiz zaman bu

dayatmaların günümüze nazaran daha aktif bir halde olduğunu söyleyebiliriz. Romantik

komedilerde görülen kadın figürleri varyasyonluydu. Asi bir karakter, deli dolu bir

karakter ve bazen de hayattan kopuk bir karakter. Dönemin geleneksel kalıplarından

sıyrılmış ya da sıyrılmak için adım atan bu figürler, toplumun ilgisini çeken ve gerçek

aşkın sınır tanımadan var olabileceğini gösteren nitelikler taşır. Erkeklerin duygusal

yönleri süreç boyunca daha da açığa çıkıp somuttan soyuta doğru giden bir izlenim

yaratır. Özellikle geleneksel düşünce anlayışına uygun bir şekilde yansıtılan “bir kadın

sayesinde olgunlaşan erkek” entegresi çok fazlaydı. Karakterlerin dönüşümüyle beraber

aşk; hayat değiştiren, ayakları yerden kesen ve sonsuza kadar sürecek bir fantezi

unsuru olarak görülüyordu. Fakat değişen toplum yapısıyla beraber günümüzde bu

yaklaşımlar başta problematik olmak üzere cinsiyetlere dolaylı yoldan atanan

kalıplaşmış roller olarak değerlendiriliyor. Bir insanın mutlu olabilmesi, kendini yeterli

ve tamamlanmış hissetmesi için aşka veya başka birine ihtiyacı olmadığı düşüncesi baz

alınmalıdır. Bir kadın hiçbir erkeğin ne bir eğitmeni ne de annesi olmalıdır.



Bir diğer etken ise teknoloji olarak karşımıza çıkıyor. Dijital platformlara geçişle beraber

sinema kültürü gittikçe zayıflayarak yerini tüketim çılgınlığına kadar götüren dijital

platformlara bıraktı. Romantik komedi kültürü de bundan nasibini aldı tabii ki. Seri

halinde önümüze düşen, bir oturuşta izlenmelik içerikler artık kaliteden ziyade seyirciyi

ekrana bağlama algoritması üzerine kurulu. Günümüzün popülerleşmiş ve akım olmuş

söylemleri içeriklere dahil edilerek kitle kazanılmaya çalışılıyor. Bu da artık her yerde

gördüğümüz, alıştığımız ve tahmin edilebilirliği yüksek bir kurgu çıkarıyor karşımıza.

Ayrıca, birini bulmak için şu an elimizde çok daha geniş imkanlar sunuluyor. Dating

uygulamaları, sosyal medyalar insanların tanışmak için ilk seçeneklerinden biri haline

geldi. Yani o eski romantik komedilerdeki gibi birbirine yüz yüze denk gelmek ya da bir

yerde tanışıp kaderini çizmek pek söz konusu değil. Artık neredeyse herkes birbiriyle

sosyal medyadan tanışıp ilişki yaşadığı bir devirde. Hal böyleyken insan doğal olarak

romantik komediye olan inancını gittikçe yitiriyor ve imkansızlığına karşın onu bir alay

unsuru olarak görüyor. Zaten bahsettiğimiz romantik komedilerdeki bazı tanışmalar,


özellikle şu anki dönemde problem çıkartacak cinsten birkaç rahatsız edici söz ve

hareket de bulunduruyor açıkçası.

Belki bir zamanlar hevesle takip edilen bu tür, gelişen toplum algısı ve benlik duygusuyla

beraber yerini yavaşça rafa kaldırmış olabilir ama kesinlikle zamanında kendisini

akıllara kazımış başarılı bir sinema örneği olduğu gerçeği yadsınamaz. Yeni bakış açıları

ve birey olma farkındalığının getirdiği etkilerle beraber çok daha farklı bir romantik

komedi anlayışı görebiliriz belki. Belli mi olur?

                                                                                                                     Çağla Kabaoğlu

Frances Ha: 20’li Yaşların Kaybolmuşluğu Üzerine Siyah Beyaz Bir Hikaye



Daha yolun başında kaybolduğunu düşünenlere özel, Greta Gerwig’in başrolünde 

olduğu Frances Ha, 20’li yaşların belirsizliğini, kararsızlıklarını ve kendini bulma 

sancılarını etkileyici bir şekilde perdeye taşıyor. Siyah beyaz görüntüleriyle nostaljik 

bir hava sunsa da, aslında Frances’in hikâyesi bugünün genç yetişkinleri için 

fazlasıyla tanıdık. Ne tam anlamıyla çocuk, ne de gerçekten bir yetişkin olan Frances, 

hayatın tam ortasında ama bir türlü içine dahil olamayan bir karakter. Bir hayalinin 

peşinden koşuyor ama hem ekonomik hem duygusal anlamda sürekli sendeleyip 

duruyor. 

Frances’in dansçı olma hayali, onun hayattaki yön arayışının sadece bir yansıması. 

En yakın arkadaşı Sophie ile olan ilişkisi ise, romantik bir aşk kadar yoğun ve 

karmaşık. Bu dostluk zamanla evrilip değişiyor, tıpkı gençliğimizde, hep birlikte 

yaşlanacağız, dediğimiz arkadaşlıkların zamanla çözülmesi gibi. Frances, iş, para, 

ilişkiler ve arkadaşlıklar arasında savrulurken, kendini olması gereken yerde 

hissedemiyor. Bu duygu, özellikle 20’li yaşlarında olan birçok insanın iç dünyasına 

doğrudan dokunuyor. 

Filmin en etkileyici yanlarından biri, Frances karakterinin Greta Gerwig’in gerçek 

hayatından izler taşıması. Gerwig senaryoyu Noah Baumbach’la birlikte yazarken 

kendi deneyimlerinden esinlenmiş. Üstelik filmde Frances’in ailesini canlandıran 

oyuncular, Gerwig’in gerçek hayattaki anne ve babası. Bu tercih, filme benzersiz bir 

samimiyet ve gerçeklik katıyor. İzlerken sanki kurmaca değil de, birinin hayatından 

çalınmış anlara tanıklık ediyoruz. 

 

Frances Ha, anlatım dili açısından da oldukça sade ama vurucu. Dramatik olaylara 

ya da büyük dönüşümlere yer vermeden, küçük anların içindeki duygu yoğunluğunu 

başarıyla yansıtıyor. Özellikle Frances’in David Bowie’nin “Modern Love” eşliğinde 

sokakta koştuğu sahne, özgürlükle çaresizlik arasındaki o ince çizgiyi çok iyi ifade 

ediyor ve duyguları içinizde yaşayabiliyorsunuz.. 

   


 20’lerinde, hayatın ortasında çaresizce duran biri olarak karakteri içselleştirmem hiç 

zor olmadı. Filmin verdiği, hayatta başarılı olmak, sürekli ilerlemek ya da hep doğru 

kararlar vermek zorunda değilsin. Kaybolmuş gibi hissetmek, bazen en gerçek yoldur 

mesajı da beni sarıp sarmaladı. Frances Ha, özellikle genç yetişkinlere “yalnız 

değilsin” hissini veren sade ama etkileyici bir hikâye. Greta Gerwig’in hem senarist 

hem oyuncu olarak içtenliği ve duyarlılığıyla şekillenen bu film, gençliğin kırılgan ama 

güçlü ruhunu anlamak isteyen herkes için çok özel bir seyirlik. 

                                                                                                                 Özge Kahraman

Arınma Gecesi: Suçun Serbest Olduğu Bir Dünyada Hayatta Kalmak



Arınma Gecesi (The Purge), izleyiciyi yalnızca korkutmakla kalmayan, aynı zamanda

düşündüren bir film. Konusu ilk bakışta basit görünse de, altında toplumsal mesajlar ve

ahlaki sorgulamalar barındırıyor. Filmde Amerika’da her yıl bir gece boyunca, tam 12

saatliğine, her türlü suç işlenmesine izin veriliyor. Cinayet dahi bu süre zarfında serbest.

Bu uygulamaya “Arınma Gecesi” deniyor. Amaç ise insanların içlerinde biriktirdiği öfkeyi

dışa vurarak "arınmaları" ve yılın geri kalanında daha sakin bireyler hâline gelmeleri.


Filmin başkarakteri James, eşi ve iki çocuğuyla birlikte varlıklı bir mahallede yaşıyor.

Güvenlik sistemleri satarak geçimini sağlayan James, evlerini bu sistemlerle donatmış ve

Arınma Gecesi’nde güvende olacaklarını düşünüyor. Ancak küçük oğlunun dışarıda

yardım isteyen bir adamı eve almasıyla her şey altüst oluyor. Saldırganlar bu adamı geri

istiyor ve aile, hayatta kalmak için zorlu bir mücadeleye girişiyor.





Film boyunca aklımda birçok soru belirdi. “Gerçek hayatta böyle bir uygulama olsa ne

olurdu?”, “İnsanlar bu kadar zalimleşebilir mi?” gibi sorular zihnimi kurcaladı. Film, bir

yandan gerçeklikle bağ kurarken, diğer yandan sınırları zorlayan bir kurgu sunuyor.

Duygusal açıdan bakıldığında, dışarıdan iyi görünen insanların serbestliğin verdiği yetkiyle

nasıl değiştiklerini izlemek ürkütücüydü. Çıkarlar ve kuralsızlık işin içine girdiğinde, insan

davranışlarının ne kadar radikal şekilde değişebileceğini gözler önüne seriyor.


Gerilim düzeyi oldukça yüksekti; bazı sahneler rahatsız edici olsa da, bu durum filmin

izleyiciyi sarsma niyetine hizmet ediyor. Bu yüzden hassas izleyiciler için uygun

olmayabilir.


Sonuç olarak Arınma Gecesi, sadece bir korku filmi değil. Film, korku ögelerini bir araç

olarak kullanarak adalet sistemi, sınıf ayrımı ve insan doğasındaki şiddet eğilimine dair

güçlü eleştiriler sunuyor. “Suçun serbest olduğu bir gece” fikri ilk bakışta absürt gelse de,

bu anlatı üzerinden film aslında kimin korunmaya değer görüldüğünü, kimin yaşamının

önemsiz sayıldığını etkileyici bir şekilde yansıtıyor.


Zenginler yüksek güvenlik önlemleriyle kendilerini koruyabilirken, yoksul insanlar sokakta

hayatta kalmaya çalışıyor. Bu durum, sistemin yalnızca güçlüleri kolladığını açıkça ortaya

koyuyor. Arınma Gecesi'nin ardındaki temel fikir –öfkeyi bir gecede dışa vurup yıl boyunca

uslu kalmak– oldukça yapay ve sorgulanması gereken bir çözüm önerisi. Bu da bireysel

değil, sistematik bir bastırma ve yönlendirme biçimi olarak değerlendirilebilir.


Film izleyiciyi; “Şiddet gerçekten insanın doğasında mı var, yoksa bizi buna zorlayan bir

sistem mi?” gibi sorularla baş başa bırakıyor. Aynı zamanda sadece kendi güvenliğini

düşünmenin veya olaylara kayıtsız kalmanın da bir tür suç ortaklığı olabileceğini

düşündürtüyor.


Tüm bu yönleriyle Arınma Gecesi, klasik bir gerilim filmi olmanın çok ötesinde. Karanlık,

rahatsız edici ama bir o kadar da düşündürücü bir toplumsal eleştiri sunuyor. Farklı bir

deneyim arayan izleyiciler için kesinlikle izlenmesi gereken bir film.

                                                                                                          Elif Selenay Çayır

Kuzuların Sessizliği: Av, Avcı ve Zihin Oyunları

 




Soğuk metal parmaklıkların ardında, dünya sinema tarihinin en rahatsız edici ve bir o

kadar da büyüleyici karakterlerinden biri duruyor: Dr. Hannibal Lecter. Kuzuların

Sessizliği (1991), yalnız bir seri katil hikâyesi değil; insan zihninin derinliklerine

yapılan huzursuz edici bir yolculuğu anlatıyor. Jonathan Demme’in yönetmenliğini

yaptığı film, Thomas Harris’in romanından uyarlanarak beyazperdeye taşındı.

Başrollerinde Jodie Foster ve Anthony Hopkins’in bulunduğu yapım, 1992 Oscar

töreninde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu ve

En İyi Uyarlama Senaryo dallarında ödül alarak tarihe adını tam anlamıyla altın

harflerle kazıdı. Bugün hâlâ “büyük beşliyi” kazanan tek korku-gerilim filmi olarak

anılıyor.

Film, FBI ajanı adayı Clarice Starling’in, kadınları öldürüp derilerini yüzerek “kostüm”

yapan Buffalo Bill’i yakalayabilmek için bir başka katil Dr. Lecter’la kurduğu zihinsel

çatışmayı anlatıyor. Basit bir suç hikâyesi değil. Clarice’in kişisel geçmişi, travmaları,

kadın olarak erkek egemen düzende var olma çabası ve Hannibal Lecter’ın onu adım

adım çözümleme çabası, filmi resmen satranca dönüştürüyor.



Anthony Hopkins’in sadece 17 dakika ekran süresiyle ölümsüzleştirdiği Lecter

karakteri, korkunun yalnız şiddetle değil; zekâyla, kontrolle ve estetikle inşa

edilebileceğini gösteriyor. Hopkins’in o sakin, neredeyse nazik tavrı, izleyicinin

tüylerini diken diken edecek kadar hesaplı. Buffalo Bill karakteri ise toplumun

dışladığı kesimin, kabul görmeyen bedenlerin ne denli karanlık sonuçlara yol

açabileceğini rahatsız edici şekilde ortaya koyuyor. Bill’in kurbanlarını seçmesi, onları

dönüşüm aracı olarak kullanması ve kendini yeniden yaratma arzusu, filmdeki

dehşeti gözler önüne seriyor.

Filmin atmosferi fiziksel baskı yaratacak kadar yoğun. Karanlık tonlar, dar kadrajlar ve

özellikle sessizlik; her sahneyi tedirgin eden yoğunlukla çevreliyor. Sessizlik burada

sadece eksiklik değil, bastırılan çığlıkların, anlatılamayan travmaların sembolü

hâlinde gösteriliyor. Kuzuların Sessizliği, salt korku filmi değil; etik belirsizlik, güç

ilişkileri, kimlik ve travma üzerine yazılmış katmanlı bir eser. Her izleyişte yeni kimlik,

yeni bir soru, yeni bir rahatsızlıkla karşımıza çıkan yapım, sadece gerilim yaratmakla

kalmıyor, düşündürüyor. Sinema tarihinin en etkileyici anlatılarından biri olarak yerini

hâlâ koruyor.

                                                                                                                   Berfin Ökten

Bir Film Karesi Gibi: Nostalji Hissinin Peşinde

 


Bazen bir film izlerken aslında sadece başkalarının hikâyesini değil, kendi geçmişimizi de izleriz. Mesela bir sokak sahnesinde eski mahallemiz gözümüzün önüne gelir. Ya da fonda çalan bir şarkı, unutmaya çalıştığımız biriyle bir anda yüzleştirir bizi. Bence sinema, sadece bir sanat değil; bazen en kişisel hafızamızın yansıması oluyor.


Ben çocukken TRT’de denk geldiğim eski Türk filmlerine bayılırdım. Siyah beyaz, biraz flu, ama çok sıcak. Replikleri anlamasam da hissederdim. Lise yıllarında sinema kulübüne girmemle olay tamamen değişti zaten. İlk izlediğim film Babam ve Oğlumdu ve sanırım o gün anladım: sinema bazı insanların sadece izlediği, bazı insanlarınsa içinde yaşadığı bir şey. Ben ikinci gruptayım.


Şu an her yerde içerik var. Netflix’te, YouTube’da, hatta TikTok’ta bile bir şeyler izliyoruz ama bazen bir film geliyor, diğerlerinden hemen ayrılıyor. Nuri Bilge Ceylan’ın “Mayıs Sıkıntısı” ya da Reha Erdem’in “Beş Vakit”i mesela… O filmlerde bir hız yok, bir aksiyon yok belki ama garip şekilde kendimi daha çok buluyorum. Karakterler konuşmasa bile ne dediklerini hissediyorsun.


Bugünlerde eski filmlere veya “eski gibi hissettiren” filmlere ilgimin artmasının sebebi biraz da bu. O dönemlerde teknoloji yoktu belki ama his çoktu. Filmi izlerken ekranın içinde bir yere çekiliyormuşum gibi oluyor. Hani jenerik akarken bile kalkmak istemezsin ya, işte öyle bir his.


                                                                                               Çağla Ebiller

Hayal Gücünün Gücü: Tarsem Singh’in Büyüleyici Sineması ve The Fall


 Sinemanın en güçlü yönlerinden biri, gerçeklikten koparıp bizi hayal gücünün sınırlarını zorlayan dünyalara taşımasıdır. Tarsem Singh’in olağanüstü sinematografisiyle hayat bulan The Fall, izleyiciyi benzersiz bir görsel şölenin içine çekerek bu gücü en etkileyici şekilde sergiliyor.

 Roy ve Alexandria: Bir Dostluğun Şekillenişi 

 Filmin hikayesi, oyuncu olma hayaliyle Los Angeles’ta dublörlük yapan ve geçirdiği bir kaza sonucu felç kalan Roy ile Romanya’lı küçük bir kız olan Alexandria’nın yollarının kaldıkları hastanede kesişmesiyle başlıyor. Roy’un, 1920’lerin yeni yeni şekillenmeye başlayan film endüstrisine duyduğu hayal kırıklığı ve buna eşlik eden melankolisi, Alexandria’nın saf merakı ve masumiyetiyle dengeleniyor. İkilinin ilişkisi, yalnızca bir dostluk hikayesi değil; insan ruhunun kırılganlığını, umudun iyileştirici gücünü ve hayal gücünün sınırsızlığını keşfeden derin bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor. Roy’un içsel çatışması ve geçmişe duyduğu özlem, filmin en dokunaklı sahnelerine yön verirken, Alexandria’nın naif bakış açısı ve sınırsız hayal gücünün en umutsuz ruhları bile aydınlatabileceğini görüyoruz. Dostlukları, yalnızca bir anlatının parçası olmaktan öteye geçerek izleyiciye güçlü bir metafor sunuyor. 

 Sinematografik Bir Şaheser 

 Filmin görsel anlatımının büyüleyici etkisi, renklerin ustalıkla kullanıldığı sahnelerle daha da pekişiyor. Tarsem Singh’in sinematografisi, Güney Afrika’nın uçsuz bucaksız geniş manzaraları, Hindistan’ın mistik tapınakları ve fantastik kostümlerle bezeli sahneleriyle izleyiciyi bambaşka bir dünyaya taşıyor. Görselliğin yanı sıra filmin atmosferi, doğal ışık kullanımıyla desteklenen sahne tasarımları sayesinde izleyiciyi büyülü bir gerçeklik içine çekiyor. Rüya gibi kurgulanmış her an, ekrana adeta bir sanat eseri gibi yansıyor.

 The Fall: Bir Sinema Deneyimi 

 Sonuç olarak, The Fall yalnızca görsel bir şölen sunmakla kalmıyor; aynı zamanda sinemanın anlatım gücünü en yüksek seviyeye taşıyan, derin ve etkileyici bir eser olarak hafızalarda yer ediniyor. Tarsem Singh’in vizyonu, hayal gücünü sınır tanımaz bir ifade biçimine dönüştürerek izleyiciyi unutulmaz bir sinema deneyimine davet ediyor.

                                                                                                                            İdil Özaydın

Gençleşme İsteği Korkunç Bir Hal Alırsa: The Substance



Günümüzde genel geçer güzellik standartlarının da yarattığı baskı ve stresle beraber envai çeşit cilt bakım ürünü raflarda bizleri bekliyor. Bunların arasında yaş almanın etkilerini önleyici ürünler de başı çekiyor tabi ki. Peki ya bu durum ekstrem boyutlara ulaşsaydı ve korkunç sonuçlar doğursaydı? Bu sorunun cevabını merak ediyorsanız The Substance filmini izlemelisiniz.

Eskilerden kimler var? dediğimizde aklımıza gelen ilk kadın oyunculardan biri olan Demi Moore tarafından canlandırılan Elizabeth Sparkle karakteri yaşı biraz ilerlemiş ünlü bir yıldızdır. Son dönemlerde egzersiz programı ile ekranlarda olmaya devam etmektedir. Ancak yaşının ilerlediği kendisine açıkça ima edilince ve yerine daha genç biri alınmaya karar verilince büyük bir depresyona girer. Bu konuda bir şeyler yapmak ister ve olaylar gelişir...

Aslında bu karakter biraz da Black Swan filmindeki Winona Ryder'ı andırıyor. Kimbilir belki de birçok yaşı ilerleyen ünlü kadın yıldızın bu tür yaşlılık korkusu vardır. Tabi ki bu durumun nedenlerinden en önemlisi de unutulma ve eski popülerliğini kaybetme korkusu.



Filmde korku unsurları bir hayli ön planda olsa da aslında komedi ve hiciv yönünün de yüksek olduğu söylenebilir. Ayrıca enerjik bir havada olması, hareketli bir atmosferde olması ve sinematografiye önem verilmiş olması da filmin seyir zevkinin yüksek olmasına yardımcı oluyor. B filmini andıran vücut değişimi sahneleri de ilgi çekici doğrusu.

Filmde Elizabeth'in yaşadıklarını görünce sırf genç kalmak için bu kadar acı çekmeye gerek var mı diye düşünmeden edemiyorsunuz. Belki de her yaşın bir güzelliği var diye düşünmek gereklidir. Yine de ben de şahsen daha genç bir versiyonumla birlikte "Pump it up" şarkısı eşliğinde dans etmek isterdim. Tabi ki bu sadece ütopik bir hayal. Tıpkı filmde yaşananlar gibi.

                                                                                                                          İpek Çakır

Bir Çocuğun Gözünden Savaş: Güneş İmparatorluğu Üzerine

 “Empire of the Sun” (Güneş İmparatorluğu), Steven Spielberg’in 1987 yılında yönettiği bir filmdir. Yapım, J.G. Ballard’ın otobiyografik rom...