8 Haziran 2025 Pazar

Mary Kom Film Analizi

 




Mary Kom, yalnızca bir biyografi değil, aynı zamanda bireysel azmin toplumsal normlara meydan okuduğu güçlü bir hikâyedir. Film, Hindistan’ın kuzeydoğusundaki Manipur’da mütevazı bir hayat süren Mary’nin, geleneksel toplumsal engelleri aşarak dünya şampiyonu bir boksör olma yolculuğunu anlatır. Mary’nin babası, boks yapmasını uygun bulmasa da zamanla onun azmini ve başarılarını gördükçe desteklemeye başlar. Onler, geleneksel erkek rolünün dışına çıkarak Mary’nin kariyerine olan desteğiyle modern eş anlayışını yansıtır. Narjit Singh, Mary’nin içindeki potansiyeli ortaya çıkaran bir mentor olarak bireysel başarıların ardındaki ekip çalışmasının önemini temsil eder. Mary’nin anne olduktan sonra boks kariyerine geri dönmesi, kadınların hem aile hem de profesyonel hayat arasında denge kurabileceğini vurgular. Film, Hindistan’ın kültürel yapısında kadınların geleneksel rolleri ve modern dünyadaki yerini ele alırken, bireysel başarıların toplumsal değişime yol açabileceğini gösterir. Sembollerle zenginleştirilen bu hikâye, boks eldivenleri aracılığıyla mücadeleyi, Hint bayrağıyla ulusal gururu ve aile portresiyle toplumsal desteği işlerken, izleyiciye azim ve kararlılıkla her zorluğun üstesinden gelinebileceği mesajını güçlü bir şekilde iletir. Mary Kom, yalnızca bir kadının değil, bir ulusun toplumsal dönüşüm sürecinin de hikâyesidir.

Mary Kom filmi, hayatın getirdiği zorluklara karşı durmanın ve hayallerin peşinden kararlılıkla koşmanın ne kadar önemli olduğunu gösteren ilham verici bir hikâye sunar. Mary’nin kırsal bir bölgede başlayan yolculuğu, cesareti, disiplini ve sınır tanımayan azmiyle uluslararası bir zafer hikâyesine dönüşür. 

Film, özellikle kadınların toplumda karşılaştığı önyargıları yıkmanın ve kendi potansiyelini gerçekleştirmek için yılmadan mücadele etmenin ne kadar anlamlı olduğunu vurgular. "Senin dünyan kare" gibi sözlerle, birçok boksöre motive vermiş ve bu motive ile daha azimli, daha hırslı bir şekilde başarıya adım atmasını sağlamıştır.

Başarıya ulaşmanın sadece fiziksel değil, zihinsel bir dayanıklılık gerektirdiği hatırlatılır. Mary Kom’un hikâyesi, herkesin kendi içindeki gücü keşfedebileceğini ve en büyük zaferlerin yalnızca inanç ve çabayla mümkün olduğunu gösterir. Bu film, "Hayal et, inan ve başar!" mottosunu somutlaştıran bir yaşam dersi gibidir. Kendini nerede görmek istiyorsan oraya aitsin.

                                                                                                             Hatice Beyza Uslu


Seri Devam Ediyor : Siccin 8


Malum olduğu gibi Türkiye'de korku filmleri denildiği zaman akla ilk gelen tür cin filmleridir. Dabbe'nin başlattığı bu akımdan sonra artık sayısını bilemediğimiz kadar çok (en azından ben bilmiyorum) cin içerikli film üretildi. Üstelik bunların bir kısmı da seri halinde çıkmaya başladılar.

Siccin de bu filmler arasında ilgi çekici bir konumda bulunmakta. Popülerlik açısından da belli bir yere gelebildiğini söylemek kesinlikle mümkün.

Geçtiğimiz günlerde ise serinin sekizinci filmi gösterime girdi. Bir korku filmi meraklısı olarak ben de heyecanla sinemanın yolunu tuttum. Film genel anlamda beklentilerimi karşıladı diyebilirim. Özellikle babaanne rolünü ve oyunculuğu (Gönül Ürer) çok beğendim. 

Filmin hikayesi biraz klasik gibi gelebilir ama korku unsurları gayet yerinde kullanılmış. Eskiden internette viral olan "açmayın dedeler" diye bir video vardı. Sanki bu sefer de bunun yerini nineler almış. Filmde sık sık karşımıza korkunç nineler çıkıyor ve korkutmayı da başarıyorlar. Üstelik seyir zevkini de sinematografik açıdan yüksek buldum.

Sonlara doğru ise filmde heyecan katsayısı giderek artıyor. Büyüler, adaklar, bağırmalar, çağırmalar derken climax noktasına geliniyor adeta. Siccin 9'u da heyecanla bekliyoruz diyelim o zaman.

                                                                                                            İpek Çakır






The Machine Stops Distopyası ve Posthumanism

 


Yüz yıl önce, E. M. Forster’ın 1909 tarihli kısa öyküsü The Machine Stops günümüz koşullarını şaşırtıcı derecede gerçekçi yansıtır. Daha çok A Passage to India ve Howards End gibi romanlarıyla tanınan Forster, bir erken bilimkurgu metni olan bu kısa anlatıda mekanik ve teknolojik dönüşümü ele alır: O zamanlarda, internet, bilgisayar veya video konferans gibi kelimeler yoktu; Forster yeraltında insanların konuşamadığı, yalnızca ekran boyunca konuşabildiği bir dünya tasvir eder. Dolayısıyla, The Machine Stops, sadece bir distopya değildir, aynı zamanda posthümanist düşüncenin edebi temeli olarak kabul edilebilir. Bu kısa anlatı, Vashti ve Kuno adlı iki ana karakter aracılığıyla görülebileceği gibi posthümanist teori ile birlikte Nietzsche’nin üstinsan ve irade istenci kavramlarıyla da okunabilen insanın teknoloji egemenliği koşullarında bireysellik ve bedensellik kaybını açıklar: İnsan bedeni ve zihnini aşabildiği ölçüde anlamlıdır.

 Posthümanist eleştiri, insan kimliğinin nasıl değiştiği ve insan-makine-doğa sınırlarının nasıl belirsizleştiğini inceleyen bir alandır. İnsanlık, Forster’ın hikayesinde yeraltında tünellere ve hücre benzeri odalara kapanmış ve her ihtiyacını karşılayan bir sistem olan Makine tarafından tüm iletişim, yemek, barınma ve hatta düşünce üretimiyle donatılmıştır. Ancak, bu sistemin uzuvlarının bireyleri güçlendirmekten ziyade edilgenleştirdiği söylenebilir. Hikayenin ana karakteri Vashti neredeyse hiç yerinden kımıldamayan fiziksel ve duygusal olarak izole edilmiş bir bireydir. Bedeni “et yığınıyla kaplı bir kütle” olarak tarif edilir ve bu ifade vücudun aşırı konfor ve mekanikleşme nedeniyle ne kadar çürüdüğünü ve makinenin insandışılaştırma etkilerini vurgular. İnsanlarla hatta kendisini çağırdığında oğlu Kuno ile yüzleşmeyi reddeder ve “Seni Makine aracılığıyla gayet iyi görebiliyorum” der. Bu ifade insanların dokunma, yüz yüze konuşma gibi sosyal aktivitelerden uzaklaştığını ve hatta korktuğunu gösterir. Bu distopya insanların atama yolu ile ve yalnızca üreme amaçlarıyla ilişki kurduğu ve hatta çocukların ebeveynleriyle görüşmesinin hoş karşılanmadığı bir dünyadır. Vashti, dünyadan tiksintiyle söz eder; toz kaplı bir yer olduğunu, dünyada görülecek hiçbir şey olmadığını ve hiçbir fikir üretmediğini, yaratıcılığa yer olmayan sıkıcı bir yer olduğunu ifade eder. 

 Gerçek deneyim yerine ikincil kaynaklar ve ekranları tercih ederler. Dahası, teknolojik sistem ve din bir araya gelir; “Makine kutsansın” dedikten sonra makine el kitabını öperek, hemen her şeyi sağlayan teknolojiyi alabildiğince tanrılaştırır. Oğlu Kuno ise bu düzene karşı gelen bir figürdür. Nietzsche’nin Übermensch (üstinsan) kavramıyla örtüşen şekilde sistemin dayattığı edilgenliği reddeder, gizlice bedeniyle yeryüzüne tırmanır, doğayı yeniden hisseder ve gerçeklik arar. Bu eylemi makineye haber vermediği için sürgün yani ölüm cezasıyla karşı karşıya kalacaktır: “Ölçü insanın ayaklarıdır” cümlesiyle teknolojik mesafeye karşı bedensel varoluşu ve doğrudan deneyimi yüceltir. Kuno’nun bu çabası, Nietzsche’nin “irade istenci” (will to power) kavramını temsil eder: insanın kendi sınırlarını zorlayarak özgürleşmesi. 

 Hikâyenin sonunda Makinenin bozulduğu haberleri yankılanır ve Makine çöker, çünkü artık kimse onu anlayamamakta ya da tamir edememektedir.İnsanlar teknolojiye öyle bağımlı hâle gelmiştir ki, sistemin çökmesiyle birlikte varlık nedenleri de ortadan kalkar. Bu, posthümanist kuramın temel uyarılarından biridir: teknoloji yalnızca araç değil, aynı zamanda yeni bir egemenlik biçimi olabilir ve bu egemenlik insanı pasifleştirebilir. Forster’ın bu uyarısı bugün hiç olmadığı kadar günceldir. Özellikle COVID-19 pandemisi sırasında yaşanan karantina, ekran bağımlılığı, fiziksel temastan kaçış ve doğadan uzaklaşma, The Machine Stops’un kurgusal evrenini fazlasıyla hatırlatmıştır. Hikâyede bireylerin yalnız hücrelerde yaşaması, Zoom benzeri ekranlar üzerinden iletişim kurmaları ve dış dünyayı yalnızca ikinci el anlatımlardan öğrenmeleri, pandemi döneminde küresel ölçekte deneyimlenmiştir. Dolayısıyla The Machine Stops, yalnızca bir erken dönem bilimkurgu eseri değil; aynı zamanda insanın teknolojik sistemler içindeki yerini, iradesini, doğayla bağını ve bedenle olan ilişkisini yeniden düşünmemizi sağlayan, güçlü bir felsefi ve edebi metindir. Forster, bu hikâyeyle günümüzde daha da derinleşen bir soruya parmak basar: İnsan kolaylık uğruna özünü, doğasını ve özgürlüğünü ne ölçüde feda edebilir?

                                                                                                                         İpek İpekli

The Bitter Longing in Jeff Buckley’s “Should’ve Lover, You Come Over”



Jeff Buckley’s “Lover You Should’ve Come Over”, from his only studio album “Grace”, is a song about loving and losing that dear someone, waiting for their return and the crippling sense of what could have been. It is a song of childish mistakes, a sea full of regrets and the frustration of being too late. With its ethereal sounds, Buckley creates a beautifully heartbreaking atmosphere.

The song starts out with a funeral scene that can be interpreted as the end of a relationship, in which Buckley is an outside observer. He goes on to put the blame of the breakup on his own immaturities. He sings, “Maybe I’m too young to keep good love from going wrong,” indicating that he realizes the pattern of bad relations he finds himself in and considers himself guilty for his impulsive decisions. 

The mourning of the loss of love, longing that turns into obsession, and the joy and pain of it. Buckley combines the youth driven mistakes, regret that comes afterwards, and the pleading for something lost in his 7 minutes of yearning. “Too young to hold on / And too old to just break free and run,”. He seems aware of his youth and its negatives, and he almost uses it as a shield to protect himself from his own mistakes. He realizes that his carelessness caused him the most important thing to him. This line serves as both an acceptance and a denial of his mistakes. He is right in the middle of his youth and his maturity. 

The ever-longing emotional purgatory that he is in and the never-ending wait for the object of his desires. “So, I’ll wait for you, and I’ll burn / Will I ever see your sweet return? / Oh, will I ever learn?”. Instead of moving on and working on himself, he is in this static mindset of waiting and remorse. 

The song title is in itself a very heartbreaking line; he pleads for his lover, in despair to mend the past and fix what he has broken. He sings, “Lover, you should’ve come over / 

‘Cause it’s not too late,”. Desperate words of a yearning, broken man with nothing but a glimpse of hope to hold on to, the illusion of hope he created himself. His vulnerability in these lines and his unfiltered begging truly shows how intense everything he feels is. 

After mentioning losing sleep over his unmet desires, he sings, “It’s never over / My kingdom for a kiss upon her shoulder,”. His longing is too strong for him to accept that it really is over, his lover has moved on. He repeats “it’s never over” and “it’s not too late” throughout the song as if he is proving and reminding himself that he might make amends someday. His refusal of the fact that their relationship is over sets the tone for the entire song.  He then makes a reference to Shakespeare’s Richard III, “A horse, a horse! My kingdom for a horse!”, mirroring King Richard’s desperation when he faces his death and the act of sacrificing anything and everything for his survival, or in this case, a kiss on her shoulder. 

“All my blood for the sweetness of her laughter,” the desire to sacrifice everything he has and everything he is, only for a fleeting moment of contentment, which he once had but lost due to his youth and mistakes. All of him, even his blood means nothing without his lover, his love is eternal and divine. 

Buckley then goes on to talk about how he cannot shake this feeling towards his lover, “It’s never over, she’s the tear that hangs inside my soul forever,”. His suffering and regrets are represented as the tear, he cannot rid his head of these feelings. His lover is the constant throbbing ache in his heart, and the unrequited love weighs on his soul. He is cursed with desire, and the deep-down knowledge that he will never have his wishes. All he can do is to beg, for forgiveness, for amends, for another chance.

As the song reaches its climax, his frustration with his mistakes become clearer, “Too deaf, dumb and blind to see the damage I’ve done,”. His remorse for his actions, although vastly overdue, is eating him alive. Knowing that he is the only reason for his intense longing, his heartache, and his object of affection not being there is destroying him.

Buckley ends the song with “Cause it’s not too late”, showing one last glimmer of hope. He leaves an unanswered invitation; although it might seem hopeful, the rest of the song suggests that this is more of an act of mere desperation rather than an open door. He is not expecting a realistic outcome, rather he is leaving the door open for his lover because he must. He has no other option but this act of desperation. He leaves an open door for his lover because he will take her in at any given moment of her choosing. He has no alternatives.

 He, all throughout the song, wishes for the heavy feeling on his chest taking his sleep away to leave and the gut-wrenching guilt stealing his thoughts to fade away. But more than anything he needs this intense feeling of wanting and wishing for something he knows, but cannot accept, cannot have to go away. He opens up his soul in a way we all do at one point in our lives. 

This song truly shows how yearning is never about long, deep arguments. It is just the simple need of something you cannot have. It is the simplest words that shake you to the core, and the raw feeling of being human. It is the fundamental need that drives actions and thoughts. It is the sentence given to every human being, it is the price you pay in the game of loving and losing.


                                                                                                                       Asya Arslan



Bir Çocuğun Gözünden Savaş: Güneş İmparatorluğu Üzerine

 “Empire of the Sun” (Güneş İmparatorluğu), Steven Spielberg’in 1987 yılında yönettiği bir filmdir. Yapım, J.G. Ballard’ın otobiyografik rom...