Posthümanist eleştiri, insan kimliğinin nasıl değiştiği ve insan-makine-doğa sınırlarının nasıl belirsizleştiğini inceleyen bir alandır. İnsanlık, Forster’ın hikayesinde yeraltında tünellere ve hücre benzeri odalara kapanmış ve her ihtiyacını karşılayan bir sistem olan Makine tarafından tüm iletişim, yemek, barınma ve hatta düşünce üretimiyle donatılmıştır. Ancak, bu sistemin uzuvlarının bireyleri güçlendirmekten ziyade edilgenleştirdiği söylenebilir. Hikayenin ana karakteri Vashti neredeyse hiç yerinden kımıldamayan fiziksel ve duygusal olarak izole edilmiş bir bireydir. Bedeni “et yığınıyla kaplı bir kütle” olarak tarif edilir ve bu ifade vücudun aşırı konfor ve mekanikleşme nedeniyle ne kadar çürüdüğünü ve makinenin insandışılaştırma etkilerini vurgular. İnsanlarla hatta kendisini çağırdığında oğlu Kuno ile yüzleşmeyi reddeder ve “Seni Makine aracılığıyla gayet iyi görebiliyorum” der. Bu ifade insanların dokunma, yüz yüze konuşma gibi sosyal aktivitelerden uzaklaştığını ve hatta korktuğunu gösterir. Bu distopya insanların atama yolu ile ve yalnızca üreme amaçlarıyla ilişki kurduğu ve hatta çocukların ebeveynleriyle görüşmesinin hoş karşılanmadığı bir dünyadır. Vashti, dünyadan tiksintiyle söz eder; toz kaplı bir yer olduğunu, dünyada görülecek hiçbir şey olmadığını ve hiçbir fikir üretmediğini, yaratıcılığa yer olmayan sıkıcı bir yer olduğunu ifade eder.
Gerçek deneyim yerine ikincil kaynaklar ve ekranları tercih ederler. Dahası, teknolojik sistem ve din bir araya gelir; “Makine kutsansın” dedikten sonra makine el kitabını öperek, hemen her şeyi sağlayan teknolojiyi alabildiğince tanrılaştırır. Oğlu Kuno ise bu düzene karşı gelen bir figürdür. Nietzsche’nin Übermensch (üstinsan) kavramıyla örtüşen şekilde sistemin dayattığı edilgenliği reddeder, gizlice bedeniyle yeryüzüne tırmanır, doğayı yeniden hisseder ve gerçeklik arar. Bu eylemi makineye haber vermediği için sürgün yani ölüm cezasıyla karşı karşıya kalacaktır: “Ölçü insanın ayaklarıdır” cümlesiyle teknolojik mesafeye karşı bedensel varoluşu ve doğrudan deneyimi yüceltir. Kuno’nun bu çabası, Nietzsche’nin “irade istenci” (will to power) kavramını temsil eder: insanın kendi sınırlarını zorlayarak özgürleşmesi.
Hikâyenin sonunda Makinenin bozulduğu haberleri yankılanır ve Makine çöker, çünkü artık kimse onu anlayamamakta ya da tamir edememektedir.İnsanlar teknolojiye öyle bağımlı hâle gelmiştir ki, sistemin çökmesiyle birlikte varlık nedenleri de ortadan kalkar. Bu, posthümanist kuramın temel uyarılarından biridir: teknoloji yalnızca araç değil, aynı zamanda yeni bir egemenlik biçimi olabilir ve bu egemenlik insanı pasifleştirebilir. Forster’ın bu uyarısı bugün hiç olmadığı kadar günceldir. Özellikle COVID-19 pandemisi sırasında yaşanan karantina, ekran bağımlılığı, fiziksel temastan kaçış ve doğadan uzaklaşma, The Machine Stops’un kurgusal evrenini fazlasıyla hatırlatmıştır. Hikâyede bireylerin yalnız hücrelerde yaşaması, Zoom benzeri ekranlar üzerinden iletişim kurmaları ve dış dünyayı yalnızca ikinci el anlatımlardan öğrenmeleri, pandemi döneminde küresel ölçekte deneyimlenmiştir. Dolayısıyla The Machine Stops, yalnızca bir erken dönem bilimkurgu eseri değil; aynı zamanda insanın teknolojik sistemler içindeki yerini, iradesini, doğayla bağını ve bedenle olan ilişkisini yeniden düşünmemizi sağlayan, güçlü bir felsefi ve edebi metindir. Forster, bu hikâyeyle günümüzde daha da derinleşen bir soruya parmak basar: İnsan kolaylık uğruna özünü, doğasını ve özgürlüğünü ne ölçüde feda edebilir?
İpek İpekli

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder